Türk Sivil Mimarisi’nin Emsalsiz Örneği  Bize Kalan Tek Yadigarı, Mimarı Bilinmeyen, Tek Odası Kalan Harap, Yorgun, Çaresiz Yalı

Yalı Köprülüler soyundan gelen ve 1697-1702 tarihleri arasında sadrazamlık yapan Amcazade Hüseyin Paşa tarafından, vakfiyesinde belirtildiği üzere 1700 yıllarında yaptırılmış.

17.yy’ın sonunda esmeye başlamış Avrupa üslubunun etkisinde kalmayarak hem mimari hem de tezyini bakımdan milli kimliğini en güzel şekli korumuş özel bir abide örneği.

Bunun için daima yabancıların ilgi ve hayranlık odağı olmuş. Fakat ne bu ilgi ne de Türk mimarisinin seçkin bir temsilcisi oluşu, onu içinde bulunduğu perişan durumdan kurtarmaya yetmemiş…

İmzalanan Karlofça Anlaşması’nın kararlarını tasdik etmek üzere İstanbul’a gelen Avusturya elçisi Oettingen yalının ilk misafiri olmuş ve şatafatlı bir törenle bu yalıda ağırlanmış.

Aynı yılın yaz aylarında Üsküdar Sarayı’nda kalan Sultan Mustafa, sadrazam tarafından bu yalıda düzenlenen ziyafete gelmiş. Yine bu yalıda Leh elçisi ağırlanmış. Yalının bu görevi Amcazade Hüseyin Paşa’nın ölümünden sonra da bir süre devam etmiş.

Yalının güney tarafında, sahilde bulunan 2 ahşap binası ve hamamı, 1860 yıllarında yok olmuş, sadece Boğaz’a uzanan iki katlı divanhane ve selamlık denilen bölüm kalmış.

Bugün denize uzanmış, tek katlı bir yalı olarak görülen bu kısımda, 1850-1850 yıllarında çizilen krokisinden anlaşıldığı üzere, arka tarafında 2 sütunla ayrılmış 2 sofa ve bunlardan birinci sofanın önünde giriş holü bulunuyormuş. Ayrıca ilk sofanın iki yanında birer tuvalet ve abdest almak için odalar ile merdiven aralıkları varmış.

Daha sonra bu plan değişikliğe uğramış, bazı kısımlar kaldırılarak arka cepheye ahşap bir konak yapılmış… Bu konak uzun yıllar yabancılar tarafından yaz ayları için kiralanmış ve onların ilgi odağı haline gelmiş.

Daima yabancıların hayranlığını kazanmış bu yapı, Fransız romancı Pierre Loti’nin de dikkatini çekmiş, kurtarılması için girişimlerde bulunmuş Fransız elçisinin eşi Madame M Bompard öncülüğünde, İstanbul’daki tarihi eserleri korumak için kurulan bir topluluk, yalının rölövelerini çizdirip altın varak kullanarak işlenen nakışların aynen kopyasını yaptırmış. 1915’te albüm halinde bastırılmış bu eser, bize yalının geçmişini anlatan önemli bir belge teşkil ediyormuş.

Aşı boyalı yalının saltanatlı yıllarında da dış mimarisi, içindeki göz kamaştıran güzelliği ve ihtişamı herhangi bir şekilde açığa vuracak nitelikte değilmiş. Dıştan bu sade ve mütevazi görünüşüne rağmen içinde gizlediği muhteşem güzellik ile yalı, Türk mimarisindeki milli sanat üslubunun, hayatta kalan en güzel temsilcisiymiş.

Türk’ün Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan sanat dünyasında, zincirin halkaları gibi iç içe geçerek devam etmiş, hakim ve belirgin bir milli sanat üslubu, zaman zaman incelse de kopmadan günümüze kadar gelebilmiş. İlk akla gelenler, güzellikleri sadelik içinde ifade etmek ve eserde yansıtmak, eserin dışından çok iç güzelliğine önem vermek, daha çok içini bezemek.

Kaynaklardan öğrenildiği gibi, bu muhteşem yalı, mimarisi kadar iç tezyinatı ile de eşine ender rastlanacak bir örnek esermiş. Türk tarihinin en ihmale uğradığı dal olarak söz edilen tezyini sanatlar, bu mimari eserde muhteşem bir görünüşe sahipmiş. Fakat maalesef yok olup gitmiş. Umarım elimizdeki belgeler bu sanatın hatırlanmasına ve yalıya yapılması beklenen restorasyonda dikkate alınmasına neden olur. Catennaci’nin gravüründe ayrıntılara inilemese de görünen muhteşem görüntü, yalının iç tezyinatı hakkında fikir vermeye yetiyor.

Günümüze kadar gelmeyi başaran kısım, 3 kollu, T şeklinde bir salondan ibaretmiş. Fakat yalının iç düzenini koruduğu yıllarda, divanhanenin orta bölümünden Bursa kemeri ile ayrılan 3 çıkması, ahşap kepenklerle örtülen pencerelerle çevrilmişti. Pencerelerin üst kısmında, mukarnaslı bir silme üzerinde oturan raflar varmış. 

Bu raflar 5 metre kadar olan duvar yüksekliğinin ortasında yer alıyormuş Böylece bu pencereler sayesinde yalının 3 cepheden aldığı Boğaz manzarası korunmuş, fakat üst kısımların kapalı olması, öğleden sonra güneş batıncaya kadar içeri giren dayanılmaz ışık fazlalığını önlüyormuş.

Orta kısımda 3 eyvan halinde açılan hafifçe yüksek çıkıntılar üzerinde sedirler varmış. Merkezde mermer döşeli kare bir alan, ortasında fıskiyeli bir havuz bulunmaktaymış. Bunun yeri halen belliymiş..

Zamanında burada var olan, yekpare mermerden işlendiği söylenen havuz, ajurlu mermer işçiliğinin en mükemmel örneklerinden sayılıyormuş. Havuzun fıskiyesinden saçılan sular, hem su sesinin Türk kültüründeki yerini ve önemini gösteren bir simgeymiş, hem de su üstündeki ışınların loş tavan ve duvarlardaki hareketli yansımaları, bu yansımaların tezyin edilmiş alanlardaki altın varaklar üzerinde meydana getirdiği parıltıları, rüya alemi gibi, muhteşem bir mekân yaratıyormuş. Bu şekilde elde edilen güzelliğin, ancak odanın içinde bulunarak anlaşılabileceği söyleniyormuş.

Kubbe ve yan tavanlardaki göbekleri geometrik üslupla bezenmiş, merkezlerde mukarnaslı sarkma topuzlar varmış. Orta kubbe ile çerçeveler arasında kalan bölünmüş paftalarda gül motifleriyle bezenmiş kare ve üçgen desenler bulunuyormuş. Bu bezemelerdeki paftalar, kitabeli zencirek tarzında kenar suları ile ayrılıyormuş. Ara sularının kitabe boşluklarında, altın zemin üzerinde kurdeleli gül buketler, Türk buketinin bütün özelliklerini taşımaktaymış. Şerit içindeyse mavi zemin üzerinde, sarı renkteki beşli pençlerin meydana getirdiği kenar suyu deseni dolaşıyor ve dilimli daire boşluklarda yine altın zemin üzerinde, kırmızı renkte, beşli pençlerle tasarlanmış çark-ı felek üslubundaki desenler yer alıyormuş. Bu küçük kenar suyu deseni, maalesef örneklerine ulaşamadan kaybolmuş diğer bezemeler hakkında fikir vermekteymiş…

İç mekân tamamen nakışlı ahşap kaplama ile örtülüymüş. Kapı ve dolap kapaklarında, tel ve fildişi kakma tekniği yanında renk kullanılmamış, bazı alanlardaysa, sadece altın varak ve siyah-beyaz renkle yetinilmiş. Bu renk tasarımı bezemelerde bir uyum ve asalet yaratmış.

Bu mücevher eserin Boğaz’ın sularına doğru uzanan son bölümü divanhane veya misafirhane kısmı, taşıdığı özelliklerle hem mimarideki hem tezyinattaki milli üslubun elden gitmekte olan kıymetli temsilcilerindenmiş.

İhmal yüzünden hızla çöken yalı, 1947’de küçük bir tamir görerek çökmekten kurtarılmışsa da bu yeterli olmamış, aile içi hukuki pürüzler kurtarılmaya mâni olmuş.

Günümüzde Ali Ağaoğlu tarafından satın alınan yalıyla ilgili projede, tarihi yalının butik otel olarak işletileceği açıklanmıştı, daha sonra bir gazeteye verdiği demeçte ise kendisinin taşınacağını belirtmişti. Etrafı kaplanmış bir şekilde öylece duruyor.

Kaynaklar: İA Birol, S.H.E Köşkler ve Kasırlar 1974, Boğaziçi Yalıları ve Anadolu Yakası 1994, Boğaziçi Anıları 1979